|
Saatin uyandırmaya kurulmuş sesiyle uyandı. Gözlerini açmakta çektiği zorluk, günün ilk zorluğuydu ona göre. Güneşin parlaklığını görmeye engel, sadece açmakta zorlandığı gözleri olmadığı için, bir süre kendisini halâ gecenin karanlığında zannetti. Pencereye doğru zar zor yürürken aydınlığı fark etti. Camdaki su damlacıklarını ise daha önce görmüştü.
Pencereyi açtı üşümesine rağmen, yağmurun suladığı toprağın kokusu burnunu sızlatacak kadar ağır geldi. Pencereyi kapatıp yatağına doğru yürüdü. Bir damla suyun başına düştüğünü hissetti. Soğuk ve keskin bir su damlasıydı bu. Yatağına bir adım kala yattığı yerin tamamen su akıttığını ve yatağının yağmur suyuyla dolduğunu görünce bütün gece bir havuzda uyuduğunu farketti; birden tüyleri diken diken oldu ve saçının uçundan tırnağına kadar ürperti hissetti. Halıların ve tüm eşyanın su içinde kaldığını gördüğünde ise şaşkınlığı iyice arttı. Mutfağa gidip birkaç bardak sıcak su içmek istedi. Kaç gündür sudan başka bir gıda almıyordu. Çünkü, başka gıdaya verecek parası yoktu. Su ısınırken masanın üstünde bir fotoğraf gördü. Sırılsıklam olan fotoğrafın tanınmaz hale gelmemesi için kuru bir yer arıyordu. Sevdiği insanı görmek, üstelik bu halde görmek onu ağlatıyordu. Gözyaşları soğuk yağmur damlalarının yanında ne kadar da sıcaktı. Sevdiği insanın bir şelale yanındaki resmi elinde erimek üzereydi. Son bir kez öptü resmi, resim eridi. Su kaynadığında içip içini ısıtan birkaç dakika. Artık dayanacak gücü kalmamıştı. Suyun içindeydi, bedeni boğulmamıştı, ama yüzme bilmeyen ruhu boğulmak üzereydi. Duvarlardan yere su akıyordu. Yumrukladığı duvar sanki sudan yapılmıştı. Dışarı çıkmak istedi. Kapının altından içeriye doğru mektuplar geliyordu. Su birikintisinin içinden aldığı bir mektubun hamurlaşmış zarfını açtı. Dağılmış mürekkeplerin arasından mektubun kimden geldiğini anlamaya çalışıyordu. Sonuç alamayınca koklayarak bir yerlere varmayı denedi. Mektup tamamen su kokuyordu. Son ümidi dışarısıydı, eli kapının koluna gitti ümitle. Kapının kilitli olduğunu fark etti. Elini cebine sokup anahtarı aldı. Ama aldıktan sonra yere düşürdü. Dışardan gelen akıntıyla anahtar evin arka taraflarına gidiyordu. Artık bel seviyesine gelmiş su içinde anahtar, denizde aranan hazine anahtarı rolündeydi. Ara sıra dalarak arıyordu. Birkaç saniye de olsa nefes alamamanın ızdırabı onun için katlanılmazdı. Bir süre sonra su boyun seviyesine geldi. Artık kapısına dayanan boğulmaktan, ancak anahtarı bularak kurtulma imkânı olduğunu düşündü ve suya bir kez daha daldı. Anahtar yine yoktu. Aklına pencerelerden birini açıp suyu boşaltmak geldi. Pencereye kadar geldiğinde dışarısının da içerisi gibi olduğunu gördü. Pencereyi yine de açmalıydı. Ama pencere açılmıyordu. Camı kırmak istedi. Etrafında bir sandalye aradı. Ama tutmaya çalıştığı nefesi de tükeniyordu. Saat yeniden çaldı. Her yer hemen hemen kuruydu. Gözlerindeki sıcak damlalar ve alnındaki nem hariç her şey kupkuru idi. Güneş doğmuştu, yağmur yağıyordu. Mutfağa gidip ocağa çay suyu koymak istedi. Mutfakta masanın üzerinde sevdiği insanın fotoğrafını gördü. Kuru ve şelalesiz bir fotoğraf. İçinde sevinç-hüzün karışımı bir duygu vardı. Kahvaltısını yaptı, üzerini değişti. İş yerine vardığında her gün gördüğü insanların yüzüne bakıp gördüğü rüyayı hatırladı. Gülümsemeye çalışırken, hâl hatır sorarken, mutlu, meraklı görünürken etrafının suyla kaplı olduğunu hissetti. Yüzme bilmiyordu ve anahtarı kaybetmişti. Kapıyı açıp kaçmak istiyordu, ama dışarı çıksa orada da boğulacağını biliyordu. Evine dönerken rüyasındaki evle yeniden karşılaşacağı korkusu sardı her yanını. Havadaki toprak kokusu onu korkuttu. Yağmur yeniden başladı. Korkusu gittikçe arttı. Adımlarını hızlandırdı. Yürürken bir taraftan da hayatını düşünüyordu. Renksiz bir hayatı olduğunu, etrafındaki sahteliklerin kendisini nasıl boğduğunu düşündü. “Tutunacak bir dal” dedi, “Tutunacak bir dal.” Evine vardığında rüyasındaki nemin olmadığını görüp sevinmişti. İçini bir susuzluk kaplayınca ise şaşırdı. Boğazı kurumuştu. Yutkunmaya çalıştı. Vücudunda sanki tek damla su yoktu. Mutfağa gitti, musluğu açtı: su yoktu. Lavaboya gitti,yok. Buzdolabında aradı, bulamadı. Masanın üstündeki resmi gördü yeniden: resim eriyordu, ama bu kez sıcaktan. Sevdiği insan çöldeydi. Resmi öpmek istedi. Kuruyan dudakları bunu başaramadı. Dışarıya çıkıp su bulmak istiyordu. Kapıyı açtı. Fakat evine tekrar girmişti. Sanki kapının diğer tarafı evin simetriğiydi. Pencereye koştu. Dışarısı uçsuz bucaksız kumlarla kaplıydı. “Son durak” diye bir ses duydu. Bir otobüsün içindeydi. Her taraf her günkü gibiydi. Evini çoktan geçmişti. Üzerindeki uyku mahmurluğunu atıp yolun karşısındaki otobüse bindi. Tamamen normal olan evine döndü. Konuşacak bir dosta ihtiyaç duydu. Gördüğü rüyaları ve yaşadığı gerçekleri anlatacak ve ona inanacak ve onu anlayacak bir dost. Gerektiğinde tutunacak bir dal, gerektiğinde bir içimlik su. Gözündeki nemde boğulmayacağı ve vücut ısısında kuraklık yaşamayacağı bir dost. Telefon fihristini taradı. Öyle olabilecek birisini aradı. Buldu ve onu aradı: “Saatin uyandırmaya kurulmuş sesiyle uyandım. Gözlerimi açmakta çektiğim zorluk, günün ilk zorluğuydu…”
|