|
“Bugün,” dünyamızda hep istenmeyen bir kavram olarak kaldı. Politikacıları günü kurtarmakla suçlamamızda, şarkıcıların bir günde şöhret olmalarından rahatsızlık duymamızda bu ruh hali açıkça görülür. Hep bir “yarın” telaşı içindeyiz.
Bunun için okula gidiyoruz, öğrenmek için değil. Bunun için hayatımızı ve değer verdiğimiz şeyleri sigortalıyoruz. Plânlar yapıyor, projeler çiziyor, “Ne olacak bu halimiz? Nereye kadar böyle gidecek?” gibi gelecek zaman kipinde sorular sorup duruyoruz. Biraz kendimize, sevdiklerimize ve ruhumuza döndüğümüzde ise, “dün”ü hatırlayarak avunuyoruz. Eski şarkılar dinliyor, eski günleri yadediyor, “Eskiden böyle miydi?” diye sorup hayıflanıyoruz. Aklımızda yarın, dün ve bugün sıralaması var. Kalbimiz için ise öncelik “dün”de, ama yine “bugün” en son sırayı kimseye kaptırmıyor. Hayatımızda “şimdiki zaman” kipini şimdiki zaman anlamında ne oranda kullanıyoruz acaba? Şu an yaşananlarla kafamızı ne kadar meşgul ediyoruz? “Şimdiki zaman, hayatımızda ne kadar fazla yer işgal ediyor ise, o kadar mutluyuzdur,” diye bir önerme sanırım yanlış olmaz. İçinde bulunduğu mekânda o an ve o anki insanlarla mutlu değilsek, geleceğe dair planlar yapmaya, geçmişi hatırlayıp hüzünlenmeye başlarız. Mutluluk, bugündedir, buradadır ve buradakilerledir. O özlemini duyduğumuz “dün”de gerçekten de mutlu muyduk? Hep “bugün”den şikâyet etmemize göre de, yarın yine bugünü özleyeceğiz. Mutsuzluk için başka formüle gerek var mı? Olmayan iki şeyle, öncelerle ve sonralarla uğraşmaktan, nostalji ve plânlamalardan bugüne fırsat kalmıyor; çiçeği, böceği, rüzgârı, yağmuru, yıldızları ve güneşi hep atlıyoruz. Dünyamızda onlar, “Nasıl başladı?” ve “Ne zamana kadar sürecek?” sorularının öznesi olmaktan kurtulamıyor. Onların bu anlamda kurtuluşları bizim onlardaki güzellikleri görmemiz, dolayısıyla bizim kurtuluşumuz demek. Önümüzde büyük bir sorun var: günü kurtarma sorunu.
|