|
“Haritalar yeniden çizilirken...” “Savaşın ekonomiye etkisi...” “Bölgedeki petrol...” “Ülkemizin çıkarlarının gözetilmesi...” Fonda insanlar ölürken, volümü iyiden iyiye açılan hoparlörlerden duyulan sesler bunlar. Figüranların ölümünden hiçbir filmin özetinde bahsedilmez. Onların çığlıkları manşetlere geçmez. Haber bültenlerinde talepleri listelenmez.
Ölecek olanlar onlardır, ama “taraf” değildirler. Sakat kalacaklardır, ama bedenleri boy boy yayınlanan onlar değildir. Onlar, bir çoğul ekidir. Onlar, sayısı bile meçhul bir “ler” ve “lar”dır. Şarkıları popüler “toplist”lerde asla hit olmayacaktır. Hikâyeleri, Oscar’larda “özgün senaryo” sayılmayacaktır. Yürekleri “Valentine’s Day”de çizilmeyecektir. Müstakbel ölüdürler. Sayısı hesap makineleriyle hesap edilemeyen bir sonuçtur ölümleri. Acıları yeterince “modern,” feryatları kâfi derecede “Avrupaî” değildir. “Onlar”dır, onlar sadece. “Onlar” ne kadar önemli ise bizim için, onlar da o kadar önemlidir. Kan lekeleri, bir deterjan reklâmındaki çilek lekesinin yanında hiçtir. Barut kokularından, bir oda parfümünün bastırdığını iddia ettiği kokular yanında söz etmeye bile değmez. İsimleri hiçbir ajans bülteninde geçmez. Sadece “...lılar”dır. Nereli oldukları önemlidir, kim oldukları değil. Yüzleri kalabalık içinde bir ayrıntı olarak verilir. Peki “Sizin cilt bakım ürününüz bunları yapabilir mi?” Onlar, bu kısa hikâyenin, sadece “yaklaşık” sayılarla ifade edilebilen, yüzlerini tek tek seçmemize imkân verilmeyen, hayatları ortaya konulduğu halde fikirleri alınmayan, sadece hayatları alınan figüranlarıdır. Evet sevgili uzaylı, bizim gezegende “aşk yoktur, aşk,” savaş vardır, savaş...
|