|
Hangi kaleme yakışır ki savaşı yazmak? En büyük derdimiz kırdığımız bir kalp olmalıydı, vurduğumuz kalpler değil. “Bugün Allah için ne yaptın?” diye sormalıydık kendimize, “Kaç insan öldü?” değil. Bayramı yazmalıydık. Ne kadar sıradanlaşmış olsa da, kulağı ne kadar tırmalasa da eski bayramları yâd etmeliydik, ah çekerek.
Ölecek çocuklara ağıt yakmak yerine, masum oyuncaklar almalıydık. Kamyonlarına kum doldurup, iki adım ilerde boşaltmalıydık. Tek şaşkınlığımız kâinatın ne güzel yaratıldığına dair olmalıydı. Savaşmak için bahaneler arayanlara şaşkın şaşkın bakakalmamalıydık. En büyük suçumuz imlâ kurallarını ihlâl etmek olmalıydı; yanlışlıkla sivilleri vurmak değil. Geçmişe dair pişmanlıklarımızı, geleceğe dair korku ve ümitlerimizi, içinde bulunduğumuz ana dair duygularımızı dökmeliydik kâğıda; akıllı füzelerin marifetleri yerine. Dostluktan bahsetmeliydik, “müttefik”likten değil. Düşmanlığı, insan ilişkilerindeki bir kavramdan ibaret olarak yorumlamalıydık. “Çıkar,” bizim için sadece “çıkarma” işlemini hatırlatmalıydı. “Masaya oturmak” denince, dost meclislerinde bir bardak çay eşliğinde yapılan sohbetleri düşünmeliydik. Haber değeri olmayan “hedef”lerimiz olmalıydı, haber değeri olmayan, ama masum hedefler. İlle de bir “karar”dan haberdar olmamız gerekiyorsa, meselâ şiir yazma kararımızdan haberdar olmalıydık. Hangi kaleme yakışır, savaşı yazmak? Hangi kâğıda yakışır, üzerine “savaş” yazılması? Ve hangi mürekkebe, bir kâğıdın üzerinde savaşa dair cümleler oluşturma yaraşır? Bizim cevabını aradığımız daha hayatî sorular olmalıydı; ölümcül işlerin tahlili yerine. Kafamız karışırken içimiz rahat, endişeliyken huzurlu olmalıydık. Savaşı yazmamalıydık. Savunmak adına bile yazmak zorunda kalmamalıydık. Nazik, nazenin, çocuksu olmaktan değil, insan olmaktan gelen bir soğuklukta durmalıydık soğuk yahut sıcak savaşa. “Düşman istersen nefis yeter” sözünden hareketle sadece nefsimize açmalıydık ilk, son ve tek savaşımızı. Biz bu ol(may)ası savaşı yazmamalıydık..
|