|
“Baba” olmanın güzelliğini, babalarımızın kıymetini anlatırken, çeşit çeşit hediyeler alırken ya da paketlerini açarken, onları da unutmayalım. Isparta’da 40 günlük bebeğini ilk kez görmenin heyecanıyla beklerken, düşen uçakla acıların en büyüğünü yaşayan babayı, Açık bırakılan rögar kapağına minik kızını kurban eden babayı,
Yeni doğmuş üçüzleriyle giderken, hemzemin geçitteki kazada onların cennet kuşlarına dönüşmelerine şahit olan babayı, Sezai Karakoç’un “Balkon” şiirinde anlattığı o acıyı kendi balkonunda bizzat yaşayan babaları, Belki bir gün başka bir şairin anlatacağı bir “Televizyon” şiirine konu olacak şekilde, o “eğlence kutusu”nun nasıl da bir “ölüm kutusu”na dönüşüp evladını ezdiğini gören babaları, Diyarbakır’da dersane çıkışı patlayan bombada ölen çocuğuna yanan babaları, Bizim topraklarımızda sıradan bir akşam haberine konu olan İsrail bombardımanı altında can veren çocuğunu kucağına alıp feryat eden babaları, Belki ben bu yazıyı yazarken, siz bu yazıyı okurken bir evladını kaybeden babayı… Onları da unutmayalım. Herkes, “Aman ne şirin”, “Aman ne akıllı”, “Büyümüş de küçülmüş” diyerek, her yaptığına, her sözüne gülerek sevdiği çocuklara sahipken, ağzından çıkacak bir heceyi gözlerine bakarak bekleyen evlada sahip babaları, Başka çocuklar koşup oynarken, her gün sırtında evladını okula götürüp getiren babaları, Onları da unutmayalım. Bir “baba” sözünü duymak için, doktor doktor, hastane hastane koşan, ümit ile hayalkırıklıkları arasında gidip gelen, “Tıbbın tüm imkânlarına” rağmen “baba” olamayanları… Onları da unutmayalım.
|
sakıncası yoksa artık neden yazmıyorsunuz diye sorabilir miyim?